4 dakikada okuyabilirsiniz.

Elli yıl önce futbolda böyle bir tartışma yoktu. Futbolcu yeteneği ve çalışkanlığıyla bir yerlere gelir sonra da eğer biraz da şansı yaver giderse büyük bir takıma transfer olur, 4-5 sene üst düzey top oynadıktan sonra da işi biterdi.

Alparslan Eratlı’nın bir açıklamasını okuyalım;

“Futbol hayatım boyunca antrenörlerimden bir şey öğrenmedim. Ben topa iyi vurmayı, 15-16 yaşlarında Talat Ağabey (Ündar)  ile yaptığım antrenmanlarla öğrendim. Talat Ağabey o zamanlar 1. Lig’de oynayan Yeşildirek’in kalecisiydi. Gelir, ‘Ödevin var mı?’ diye sorardı. ‘Akşama yaparım ağabey’ diyince ‘Hadi çalıştır beni o zaman!’ derdi ve bir arsaya gidip onunla çalışırdık. Topa vurabildiğim kadar sert vurmamı söyler ve köşeleri de belirtirdi. Böylece isabetli şut atmayı öğrendim.

Bazı hocaların muhakkak görüşleri vardır. Birçok teknik adam Cemil ve bana ‘Çıkın oynayın!’ derdi, inisiyatifi bize bırakırlardı. Didi de böyleydi. İsmimi de tam söyleyemezdi, ‘Albaslan, haydi Albaslan!’ derdi. Farklı bir antrenman sistemi vardı elbette. Topla antrenmana önem verirdi. Baraj maketleri getirtir, onlarla frikik idmanları yaptırırdı.” (*)

O dönemin spor yazarları ve yorumcuları da bunu bilir, meseleyi en iyi 11 futbolcuyu bir araya getirmek olarak yorumlardı.

Hatta bir dönem milli takım bile o haftanın en iyi topunu oynamış yıldız futbolcuları arasından seçilirdi.

Milli Takımlar Teknik Direktörü aslında “genel seçiciydi.”

Merkez Medya’da görev yapan o dönem haberci, muhabir, yazar, yorumcuları kamuoyuna olayı bu şekilde anlattıkları, yansıttıkları ve kısmen de öğrettikleri için Türkiye’deki sporun, özellikle de futbolun gelişimi bu çerçevenin dışına çıkamadı.

Birden fazla kuşak bu şekilde yetişti.

Ancak mesela basketbol kendisine başka bir mecra seçti. 1980’li yıllardan itibaren altyapılar ve burada basketbolcu yetiştiren koçlar, belli bir sistem ve anlayışla olaya yaklaştılar. Basketbol o yıllardan itibaren devamlılığı olan bir spor dalı oldu ve çok uzun yıllardır basketbolu sadece basketbolun içinden gelen sporcular yönetmeye devam ediyor.

Öyle olduğu için de 2000’li yıllardan itibaren basketbolumuz Dünya Kupası ölçeğinde mücadele edebilecek bir seviyeye gelmiş bulunuyor.

Bu bir tesadüf ya da basketbol ile futbolun farkı olarak açıklanacak bir konu değil.

Sanılanın aksine Türkiye’de futbol bilinen bir spor da değil. Herkes bildiğini sanıyor ve işin içine giriyor ancak sadece öğrenmeye başlıyor.

İddiasında bu kadar yanılan, hiçbir tahmini tutmayan, bir söylediğini ertesi gün değiştirmek zorunda kalan başka bir ülke daha var mıdır, yaşamadığım için bilmiyorum; ama tahmin ediyorum ki yoktur!

Avrupa’nın bir çok önemli futbol kulübünü çok uzun yıllardan itibaren futbolcular yönetiyorlar.

Johan Cruyff ile Barcelona ilişkisini ve kulübün geleceğini nasıl değiştirdiğini hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

Fenerbahçe’deki Obradovic etkisinin de Türkiye’deki basketbol bilgisine ne kadar katkı yaptığı ortadadır.

Fenerbahçe Beko Basketbol takımın kadrosundaki oyuncular kuşkusuz belli bir seviyenin üzerinde olsalar da Avrupa’nın en iyi oyuncuları değiller. Obradovic’in yönetimi ile oluşturulan takım kurgusu içinde neredeyse zaman zaman kusursuz bir ekibe dönüşüyorlar.

Bu bize birşeyler öğretmeli, ilham kaynağı olmalıdır.

Maalesef futbolumuzdaki egemen anlayış futbolcuyu merkeze alarak değerlendirmeye devam ediyor ve bilgiye, akla dayanan çalışma yöntemleri ile dalga geçiliyor.

Mesleki hayatının hiçbir döneminde ortaya doğru dürüst bir ürün, proje, sonuç ortaya koyamamış kişiler, futbolu aklıyla yorumlamayan ve yönetenleri “vasat” yorumunun içine sıkıştırabilme cüretini gösterebiliyorlar.

Olsa olsa cehalettir.

Bu anlayışın bizi getirdiği seviye ortadadır.

Sonucu budur.

Türkiye’nin en başarılı, kariyerli, rütbesi büyük teknik direktörünün futbol tarzı, onu yönetme ve futbolsevere sunduğu vizyonu malumdur.

Sadece o da değil, onun çevresindeki kalabalık grubun olayı algılayışı da bunu aşamamaktadır.

Ortada çok büyük bir yanlış var ve bunu düzeltmek için eskiye dair herşeyin değişmesi gerekiyor.

Abdullah Avcı kazanamadığı bir karşılaşmanın sonrasında medyanın karşısına geçip sayısal veriler vererek ne yaptığını anlatmaya çalışırken, diğer tarafta onunla dalga geçen bir grup var.

Çok daha fazla veriyle, istatistikle sahada olan biteni takip etmek gerekiyor. Bu sıradan bir futbolseveri ilgilendirmeyebilir ama onun içindeki buradan sıyrılamaz.

Pazar günü oynanan Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşmasında topun oyunda kaç dakika kaldığını nereden takip edebildik?

Topun 60 dakika oyunda kaldığı ve hiç kesilmediği bir oyun ile 45 dakika oynandığı futbol karşılaşmasını aynı değerlendirme ölçüleriyle kıyaslamak mümkün müdür?

Bir futbol maçındaki ortalama pozisyon yerleşimi o maçın geneli hakkında az da olsa fikir verir. Peki biz bunu nerede izleyebiliyoruz?

İlgileniyor muyuz, ayrı bir soru tabii.

Avrupa’ya giden her futbolcunun oyun bilgi seviyesi yükseliyor. Bunu görebilmek gerekiyor.

(*) https://www.socratesdergi.com/egitimsiz-adam-iyi-futbolcu-olamaz-alpaslan-eratli/

 

* Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır.